Siyasal erkin, kendi çıkarları ve ideolojik tercihleri yönündeki keyfi uygulamaları Türkiye hukuk tarihinin önemli sorun alanlarından birini oluşturmaktadır.
Demokrasiyi seçilmişliğe indirgeyen, seçilmiş olmanın her şeyi yapma yetkisi olduğunu düşünen zihniyet, ne yazık ki demokratikleşebilmemizin önündeki temel engellerden biridir. Halbuki demokrasi, seçilmişliğin ötesinde, hukuk eksenli bir kurumsallaşmayı da zorunlu kılar. Bu açıdan evrensel hukuk ile güvence altında olma ve yargı denetimi, demokrasinin kurumsallaşabilmesinin olmazsa olmazları içindedir.
Oysa bireyleri, hakları, kimlikleri, azınlıkları, çevreyi, tarihsel varlıkları, özgürlükleri, vb. korumayı lüks gören bir seçilmişlik keyfiliği ile karşı karşıyayız. İdari yargının anti demokratik dayanaklarına değil, bizzat kendisine karşı çıkan bir keyfilik, bu toprakların tarihine damgasını vurmuş gibidir.
Esasen sorunlu niteliğiyle mevcut anayasanın bile altını çizdiği, “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” belirlemesi en çok ihlal edilen hukuk kurallarının başında gelmektedir. Oysa hukuk devleti olma iddiasının, sözden gerçeğe dönüşebilmesi için yargı kararlarına uyulması zorunlu.
Ama üzülerek ve endişeyle görüyoruz ki sıklıkla ve kimi konularda sistematik biçimde yargı kararları çiğneniyor; hukuk devleti olma ilkesi yok sayılıyor.
Özellikle sorunlu alanlar;
1. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, Dünya’nın doğal ve kültürel mirasının korunması ve benzeri amaçlarla yurttaş girişimleri sonucu elde edilmiş kararlar, açıkça ve pervasızca parasal kazançlar uğruna çiğneniyor, uygulanmıyor, etkisizleştiriliyor.
2. Kamu görevlilerinin işlerinden alınmaları / yerlerinin değiştirilmelerine karşı aldıkları iptal kararları keyfi biçimde ihlal ediliyor, etkisizleştiriliyor.
3. Yasama veya yürütmenin genel düzenleyici işlem yapma zorunluluğunu doğuran kararlar göz ardı ediliyor ve hukuka aykırı işlemde ısrar ediliyor.
Örneklersek;
İlk kategorinin örnekleri yurttaşın hukuka ve adalete inancını sarsacak denli çok ve ortak belleğimizde kod adlarıyla yer edecek kadar belirli: Bergama, Hasankeyf, Allianoi, Cargill...
Danıştay 6. Dairesi’nin siyanürle altın elde edilmesine geçit vermeyen 1997 tarihli ilk kararından bu yana, üzerine onlarca başka karar daha verilmiş olmasına karşılık Bergama Ovacık Altın İşletmesi (kısa aralar dışında) hala faaliyetini sürdürüyor. Zira her iptal kararına karşılık idareler yeni izinlerle, yeni işlemlerle kararları etkisiz hala getiriyor, hukukun arkasına dolanıyor.
Bu konuda son çiğnenen karar Danıştay 6. Dairesi’nin 03/11/2008 tarihli, Bergama-Ovacık Altın Madeninin çalışmasını sağlayan izinlerin dayanağını oluşturan Çevre Bakanlığı izninin yürütmesini durduran kararıdır. Bu karar sonucu Ovacık Altın Madeni işletmesi ancak 22 gün kapalı tutulabilmiş; ardından Çevre ve Orman Bakanlığı işletmeci şirkete adeta jet hızıyla ve yaklaşık 15 yıllık hukuksal gelişmeleri tümüyle hiçe sayarak yeni ÇED “olumlu” belgesi vermiş ve siyanürlü altın işletmesi yeniden faaliyete başlamıştır. Bu son “izin işlemi” 1997’den beri görülen hukukun arkasına dolanmaların tipik bir örneğidir ve bu durumun Hukuk Devletiyle bağdaşır hiçbir yanı yoktur.
Bursa’da tarım arazisi üzerinde kurulu Cargill nişasta fabrikasında ise yeni izinler yerine özel yasa tercih edildi. Kamuoyunda Cargill Yasası olarak adlandırılan yasa (5751 sayılı "Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu ile Mera Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun) ile tüm izin ve ruhsatları iptal edilen fabrikaya özel bir af getirilmiş oldu. Fabrika halen faaliyette, anılan yasa ise açılan iptal davası nedeniyle halen Anayasa Mahkemesi’nde (AYM 2008/35 E.). Anayasa Mahkemesi’nin kararı, bu yasanın Anayasa’ya uygunluğuyla birlikte yasama organının hukuk devletine bağlılığını da sınayan bir karar olacak.
Hasankeyf ve Allianoi, baraj suları altında bırakılmak istenen insanlığın ortak kültür mirası iki antik kent. Kültür varlıklarının korunmasında yetki ve sorumluluk sahibi olan Kültür ve Turizm Bakanlığı Anıtlar Yüksek Kurulu, 2006’da aldığı 717 sayılı “İlke Kararı” ile barajlar konusunda bu yetkisini Devlet Su İşleri’ne (DSİ) devrederek bir yetki karmaşasının doğmasına sebep oldu. Son dönemde Hasankeyf ve Allianoi’yi baraj suları altında bırakacak kararlar işte bu “İlke Kararı’na” dayanılarak alındı. Danıştay 6. Dairesi ise 26/11/2008 günlü kararıyla 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na aykırı olduğunu belirlediği “İlke Kararı”nı iptal etti. Böylece Hasankeyf ve Allianoi için “İlke Kararı”na dayanılarak alınan kararların hukuksal dayanağı çöktü. Şimdi idareden beklenen; bu iptal kararına uygun biçimde davranması, işlemlerini geri alması, baraja yönelik faaliyetlerini durdurması ve durdurulan arkeolojik kazı çalışmalarına da yeniden izin vermesidir. Ancak Danıştay kararından bu yana yetkili birimlerde herhangi bir olumlu işleme rastlanmamıştır. İdarenin derhal kamuoyunun “Hukuk Devleti” beklentisini karşılayacak biçimde kararlar alması ve bunları duyurması zorunludur.
İkinci kategori örnekler, tek tek bireylerle ilgili olduğu için kamuoyunun dikkatinden kaçabilmektedir. Gerçekte ise aynı ilkeye, Hukuk Devleti olma ilkesine işaret etmekte ve aslında hepimizi ilgilendirmektedir. Bu kapsamda, açtıkları her davayı kazanan buna karşın Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğü görevinden 6 yılda 11 kez alınan Fevzi Budak ile Nevşehir Kültür ve Turizm Müdürlüğü görevinden 31 kez alınan Veleddin Birsöz’le ilgili sürekli yinelenen atama kararlarının keyfi olduğu görülmektedir. Ne Milli Eğitim Bakanlığı’nın, ne de Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın idare mahkemesi kararlarının arkasına dolanma hakkı vardır. Bunlar ve benzeri uygulamalar Türkiye Cumhuriyeti’nin Hukuk Devleti olma ilkesini ve yurttaşların adalet duygusunu zedeler nitelektedir.
Üçüncü kategori için verilecek güncel örnek “zorunlu din eğitimi” uygulamasına ilişkindir. Danıştay 8. Dairesi’nin 28/12/2007 günlü, 2007/7481 sayılı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 09/102007 gün ve 14448/04 başvuru sayılı kararlarının gerekleri halen yerine getirilmemiştir. İki kararda da mevcut müfredatın (ders içeriğinin) din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi olarak kabul edilemeyeceği, din eğitiminin ancak kişinin kendi isteği ve küçüklerin de yasal temsilcisinin talebine bağlı olduğu, mevcut içerikle verilen din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu tutulmasının hukuka uygun olmadığı açık biçimde tespit edilmiştir. Bu kararlar uyarınca müfredat tümüyle Anayasa’ya ve AİH Sözleşmesi’ndeki ilkelere uygun hale getirilmek zorundadır. Bu yapılmadığı için Danıştay ve AİHM kararından bu yana ilk ve ortaöğretim kurumlarında sürdürülen zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi uygulaması hukuka aykırıdır. Bu uygulama derhal sona erdirilmeli, mevzuat anılan yargı kararlarına uygun hale getirilmelidir.
SONUÇ ve İSTEK: Yasama ve yürütme organları ile idarenin yargı kararlarına uyması Hukuk Devleti olma ilkesinin olmazsa olmaz koşuludur. Ülkemizde yaşanan sistematik ihlaller bu ilkeye ve dolayısıyla yurttaşların adalet duygusuna telafi edilemez biçimde zarar vermektedir. Katılımcı Avukatlar olarak çıkış bildirgemizdeki sözümüzü yineleyerek uygulanmayan yargı kararlarının takipçisi olacağımızı bildiriyor ve İstanbul Barosu’nu yargı kararlarının uygulanmasında aktif görev almaya davet ediyoruz.
*"5 Nisan Avukatlar Günü Vesilesiyle Kav Diyor Ki" çalışması kapsamında hazırlanmıştır.