Adem Sakal
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu vasıtasıyla fetvalar verip, vatandaşların dini ve sosyal hayatlarını yönlendirmesi pek bilinmeyen ya da üzerinde durulmayan bir gerçekliktir. Bu durum başkanlığın kurulmasından beri var olagelen bir durum olup son dönemlere ya da AKP iktidarına mahsus değildir. Yalın ifadesi ile bu uygulamayı başlatan AKP iktidarı değildir. Sebep sonuç ilişkisi içinde bakarsak, laik devlette vatandaşların dini/sosyal hayatını düzenleyen geniş kadrolu büyük bütçeli bir teşkilatın varlığı, dini eğitim veren devlet okulları realitesi, devlet eliyle verilen fetvalar ve pek çok örnek gelinen durumun sebebidir diyebiliriz.
İşte bu noktada önce fetvanın ne olduğunu kısaca açıklayıp Diyanet İşleri Başkanlığı’nı irdelemek gerekecektir. Fetvanın tanımı için Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sitesindeki açıklama yeterli olacaktır:
“Sözlükte, "bir olayın hükmünü açıklayan veya hükmünü koyan güçlükleri çözen kuvvetli cevap" anlamındadır. Fıkıh (4) terimi olarak, "fakih (5) bir kişinin, sorulan İslâm Dininin ibadet ve hukukuna ait bir meseleye yazılı veya sözlü olarak verdiği cevap, ortaya koyduğu hüküm" demektir (6). Örfte ise, sorulan dini sorulara müftüler tarafından verilen cevaptır (7). Fetvâ, kısaca "dini ilgilendiren meseleler hakkında müftünün verdiği genel hüküm"dür (8).” http://www.diyanet.gov.tr/turkish/weboku.asp?id=710&yid=27&sayfa=5
“Fetvâ, kısaca "dini ilgilendiren meseleler hakkında müftünün verdiği genel hüküm"dür” ifadesi ile de açık olduğu üzere dini ilgilendiren meseleler hakkında verilmiş bir hüküm olan fetvanın Müslüman ülkelerdeki önemi ve belirleyiciliği çok fazladır. Zira 1400 yıllık süreç içinde, hayat ve dinin iç içe geçmesinin sonucu olarak, hayatın her detayını fetvalarla düzenlemek gibi bir saik olmuştur İslam toplumlarında. Detaylara inmek konuyu çok uzatacaktır ancak genel bir şekilde bahsedecek olursak, o kadar ince detaylara inilmiştir ki tuvalette nasıl davranılacağından, yatak odasındaki çiftlerin davranışlarına kadar her şey için fetvalar verilmiştir. İşte günümüzde de Din İşleri Yüksek Kurulu eliyle hem daha önceki fetvalara dayanılarak vatandaşlardan gelen sorular yanıtlanmakta, hem de hakkında hüküm verilmemiş durumlar çıktığında kurul toplanıp o durum hakkında görüş/fetva oluşturabilmektedir. Din İşleri Yüksek Kurulu’na danışanlar sadece vatandaşlarla da sınırlı değildir. Örneğin geçtiğimiz senelerde Radyo Televizyon Üst Kurulu bir tv programı (Sırlar Dünyası) için Diyanet’ten görüş isteyebilmiştir.
Anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı (1982 Anayasası 136. madde), Şer'iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması üzerine, 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanunla, başbakanlık bütçesine dahil ve başbakanlığa bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur. Farklı kanunlar ve düzenlemelerden sonra yürürlükteki 22.06.1965 tarih ve 633 Sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Ve Görevleri Hakkında Kanun’un çerçevesinde faaliyetlerine devam etmektedir. Söz konusu kanunun birinci maddesi başkanlığın sorumlu olduğu görevleri ortaya koymaktadır:
“İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, anayasasında laik bir devlet olduğu vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliği ile çelişki doğurmaktadır. Devlet eli ile dini kurumları resmileştirmenin ve yönetmenin aracı olan bir kurumdur. Ancak devlet/diyanet ilişkileri farklı biçim ve şekillerde Bizans İmparatorluğu’ndan, Osmanlı İmparatorluğu’na, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne temel bir değişim göstermemiştir. Yazının başlığında bahsi geçen “din devleti” ifadesi Osmanlı İmparatorluğunu kastetse de, bu görünürde böyledir. Yani görünürde devlet kendini dine adamıştır, devlet dinindir, temel meşruiyet kaynağı dindir. Özellikle halifelik unvanının da padişahlara geçmesi ile halife i ruyi zemin unvanı kullanılmaya başlanmış ve bütün icraatlarını dine uydurmaya çalışmışlardır. Meselenin özüne indiğimizde ise görünürde devlet dinin olsa da, dinin de devlet/padişah icraatlarına meşruiyet kazandırmak için kullanıldığı gerçeği ile karşılaşırız. Örneğin en yetkin fıkıh otoritelerinden kabul edilen Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebu Suud Efendi, siyasi konularda dini fetvalar vererek yapılan eylemlere dini meşruiyet sağlamıştır. Döneminde aleviler üzerinde uygulanan katliam pratikleri Ebu Suud Efendi’nin fetvaları ile bir dini görev olarak topluma benimsetilebilmiştir. Alevilerin (o dönemki adlandırma ile Kızılbaşlar) canlarını -mallarını helal kılmış, hatta Alevileri öldürmenin vacip olduğuna dair fetvalar vermiştir. Aynı Ebu Suud Efendi ile ilgili olarak anlatılan bir anekdot da ilgi çekicidir. Kanuni Sultan Süleyman öldüğünde, vasiyeti üzerine kendisi ile bir çekmecenin de gömülmesi konu olmuştur. Ölü ile birlikte başka bir şeyin de gömülüp gömülmeyeceği tartışılırken çekmece düşmüş ve içinden Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı her icraat için şeyhülislamdan aldığı fetvalar düşmüştür. Bunun üzerine Ebu Suud Efendi ağlamaya başlamış ve “Sen kendini kurtardın. Biz ne yapacağız?” demiştir. Hikâye doğru ya da yanlış; ancak şeyhülislamların fonksiyonlarını ortaya koyması açısından ilgi çekicidir. Şeyhülislamlar, Osmanlı döneminde siyasi otoritenin hüküm ve tasarruflarına meşruiyet sağlayan görevli olmaktan öteye gidememişlerdir.
Tanzimat döneminde ise din işlerini düzenlemek için Şeriye ve Evkaf Vekaleti kurulmuştur. Şeriye Ve Evkaf Vekaleti kaldırılınca yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Şeriye ve Evkaf vekaleti bünyesinde Meclis i Meşayih (şeyhler meclisi) ihdas edilmiştir. Bu meclis bünyesinde ülke genelindeki belli başlı mezheplerin ve tarikatların temsilcileri yer almıştır. Bir Alevi Bektaşi dedesi dahi mecliste bulunmaktadır. İşte Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk'ün direktifleri ile ve Sünniliğin Hanefi mezhebinin Maturidilik ekolü esas alınarak böyle bir yapının üzerine kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde, Osmanlı’nın görünürdeki “dinin devleti” sisteminden doğrudan “devletin dini” sistemine geçilmiş ve kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı doğrudan başbakanlığa bağlanarak devlet eliyle dini hayatı biçimlendirmenin ve yönlendirmenin bir organı olmuştur. Laik bir devlet olduğu vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti çeşitli gerekçelerle bu “devletin dini” sistemini onbinlerce din görevlisi, din öğretmenleri ve teşkilatın kurumsal yapısı ile sürdürmektedir. Bu durum ise laikliğe aykırıdır. Zira en yalın ifadesi ile laik devletin dini olmaz. Mevzuata baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti’nin de dini yoktur. Pratiğe baktığımızda ise karşımıza resmi bir devlet birimi ve devasa bir organizasyon çıkmaktadır.
İlahiyatçı sosyolog Ali Bulaç Türkiye'deki din devlet ilişkisinin Bizans’tan miras kaldığını iddia eder. Bu görüşe göre Bizans İmparatorluğu döneminde bir imparator ve imparatorluğun resmi dini Ortodoks Hıristiyanlığın dini lideri bir patrik vardı. Patrik imparatora yani siyasi otoriteye bağlıydı. Devlet laik değildi. Din, hayat üzerinde sıkı bir kontrole sahipti. İşlevi siyasi otoriteye meşruiyet sağlamak ve siyasi otoritenin taleplerini dine uydurmaktı. Osmanlı da aynı yapıyı devraldı. Mutlak otorite padişah ve ona bağlı şeyhülislam. Görünürde devlet şeri idi ama İslam’ın Hanefi yorumunda örfi hukuka da cevaz verilmesi geniş bir hareket alanı sağlıyordu siyasi otoriteye. Örneğin siyaseten katl kesinlikle islam fıkhına uygun bir şey değildir. Çünkü suçsuz insanların bir varsayım üzerine öldürülmesi söz konusudur. Osmanlı siyaseten katli kurumsallaştırmıştır. Şeyhülislamların rolü bir anlamda padişahın yaptıklarına dini kılıf bulmak, işlemleri şeriata uydurmaktı. İşte bahsi daha önce de geçen Şeyhülislam Ebu Suud Efendi bir noterden öteye gidememiştir. Bu konuya Baskın Oran ve Elçin Aktoprak da değinmişlerdir:
“1) Türkiye'deki laikliğin anlamı, Batı'daki gibi "din ile devletin ayrılması" değildir. Dinin devlet denetimi altında tutulmasıdır. Feodal yapıyı ve onun tutunum ideolojisi dini tam tasfiye edememiş bir ülkede bu çok doğaldır. Üstelik Türkiye laikliği Fransa'dan falan değil, doğrudan Osmanlı'dan ve onun temeli olan Bizans'tan almıştır. Bunlar, dini daima sıkı denetim altında tutmuş imparatorluklardır. Şeyhülislamlar fetva vericidir ama, sultanlar kelle alıcıdır. Şeyhülislamı beğenmedikleri zaman azletmişler, sonra da yeni gelenin fetvasını alıp yay kirişiyle boğduruvermişlerdir. Tarihsel olarak özel mülkiyetin değil kamusal mülkiyetin geçerli olması nedeniyle 'ruhban'ın güçlü olmadığı Ortadoğu'da genel olarak kural budur.”
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=190309&tarih=16/06/2006
Türkiye’nin %99'unun Müslüman olduğu önkabulü gerçeği ifade etmese de özellikle dini konulardaki idari tasarruf ve uygulamalarda bu önkabul esas alınıyor. Bu önkabül üzerinden gidersek, Türkiye’deki Müslüman kitle Sünni ve Alevi olarak iki ana bloğa ayrılıyor. Bununla da kalmıyor. Sünniler de Hanefi ve Şafi olarak ikiye ayrılıyor. Bu arada Sünni Türklerin hepsi Hanefi olmakla beraber, Sünni Kürtlerin çoğunluğu şafi olup Hanefi olanları da vardır. Hanefi mezhebi içinde de Maturudilik, Eşarilik gibi ekoller vardır. İşte Diyanet İşleri başkanlığı için Maturidilik ekolü esas alınmıştır. Cumhuriyet Türkiyesi’nin resmi kurumu Müslümanlar için bunu uygun görmüştür. Pratik sonuçları itibariyle analiz edildiğinde, tam anlamıyla şeriatla yönetilmeyen ama şeriatla yönetildiği yargısı hakim olan Osmanlı bile bu konuda laik Türkiye Cumhuriyeti'nin tek tipleştiriciliğini yapmamıştır. Bu tek tipleştiriciliği yapmama durumu Tanzimat Dönemi için ifade edilebilir. Yoksa Tanzimattan önceki devirlerde çoğunlukla siyasi nedenlerle katlini vacip ilan ettikleri pek çok Alevi katledilmiş, kuyulara doldurulmuştur.
Diyanet İşleri Başkanlığı mevcut yapısıyla Cumhuriyet Türkiyesi’nin bir ürünüdür. Laikliğe aykırı olduğu açıktır. Kuruluş amacı da bellidir: dini kontrol altında tutmak, halkın öngörülen ölçülerde dindar olmasını sağlamak ve dini kullanmaktır. Atatürk pragmatist bir siyasetçiydi. Kendisinin dine inanıp inanmamasından bağımsız olarak, halka bir elbise biçmiştir: Halk, devlete bağlılık ve itaat bağlamında dindar olacak, sünni olacak ve dini inançları ile kamu önüne çıkmayacak. Modern bir Beyaz Türk yaratma saikinden kaynaklanmıştır bu. Amacın kendisi, uygulaması, uygulamanın sonuçları elbette tartışılabilir. Öncelikle, bu durum temel ilke olarak ortaya konan laikliğe aykırıdır. Ayrıca adil de değildir. Çünkü herkesin ifade ettiği bir gerçek olduğu üzere herkesten vergi toplanıp tek bir inanç için dini hizmetler veriliyor. Diyanet'in bütçesi pek çok bakanlığın bütçesini de aşmış durumda. Bununla da kalmıyor, bir nevi misyonerlik yapılıyor: -özellikle 12 Eylül sonrası- devlet politikası olarak Alevi köylerine camiler yapılması, Alevi çocuklarına zorunlu Sünnilik eğitimi verilmesi, bir dinin tek mezhebinin devlet imkanları ile propagandasının yapılması gibi.
Diğer bir boyut da imam hatip okullarıdır. İlk olarak Atatürk döneminde açılıp öğrencisizlik gerekçesi ile 1930 yılında kapatıldılar. Daha sonra, milli şef döneminin sonlarında tekrar açıldılar. O dönemlerde "vatandaş ölüsünü yıkayacak hoca bulamıyor" gibi söylemlerle okulların gerekliliği vurgulanmıştır. Devletin kendi kontrolünde kendi din adamını yetiştirme amacı vardı bu okulları açarken. Zaten bir kısım cemaatler bunu laik devletin oyunu olarak görüp imam hatip okullarına muhalefet ettiler. Devletin dine ve dini yaşama kendi istediği formatı verme icraatı olarak yorumladılar. Bunların en bilineni Süleymancılar diye bilinen cemaattir. Çocuklarını bu okullara göndermediler, okullara şiddetle karşı çıktılar, imam hatip okulları mezun verdikçe devlet görevlisi olan bu mezunlarla sürekli bir tartışma içinde oldular. Sadece onlara has olmamakla beraber “maaşlı imamın ardında namaz kılınmaz” görüşü ve uygulaması da oldu. Bir ortamda camiye toplu olarak gidip, devletin imamının ardında namaz kılmak zorunda kalıp da o namazı evinde tekrar kılan insanların varlığı bu yaklaşımı yansıtması açısından bir örnektir. Ancak zamanla Süleymancı ve imam hatip okulları/diyanet kavgası şiddetini kaybetmiştir.
Hem diyanet hem de imam hatip okulları devletin dini kendi kontrolünde tutup tek tip bir dini anlayışı tüm topluma empoze etme amacının ürünü iken; özellikle sağ iktidarlar döneminde açılan imam hatip okulları, şişirilen diyanet kadroları ile devletin kontrolünden çıktılar. Devletin kontrolünden çıkmış olsalar da, maddi olarak devlete bağlı olmaları, onbinlerce camide her cuma verilen hutbelerde devletin milyonlarca insana tek merkezden düzenlenen hutbelerle hitap edebilme olanağı vermesi nedeniyle yine de işlevsel görüldüğü bir gerçektir. İmam hatip okulları özelinde Murat Belge, hem devletin hem de İslami Kesimin samimi olmadığını ifade etmektedir. Devlet dinin kontrolünü elden bırakmamak için bu okullarda dini eğitim veriyor, İslami Kesim ise çocuğuna devlet bütçesinden bedava dini eğitim verdirdiği için bu alandan devletin finansmanını çekmesini istemiyor. Tartışma eğitimin içeriğinde düğümleniyor. Esasında laik devlet din eğitimi vermez; ama kendi parası ile çocuğuna din eğitimi verdirecek vatandaşa da karışmaz. İşte bunu genel duruma uyarladığımızda devletin dini inançları finanse etmesi iki tarafın da işine gelmekle beraber tartışma tarafların dine yaklaşımında kopuyor. İnanan inanmayan, diğer inançların mensubu herkesin vergileri ile finanse edilen devasa bir yapı var karşımızda. Bu yapının varlığı işlerine gelenler de bu apaçık haksızlığı statüko haline getirmişlerdir.
Diyanet’in toplum hayatına etkisi yaptırım gücü şeyhülislam kadar olmasa da devam etmektedir. Diyanet, devlet finansmanlı görevlileriyle, camileriyle, Din İşleri Yüksek Kurulu eliyle verdiği fetvalarıyla toplum hayatında önemli bir belirleyiciliğe sahiptir. Verilen fetvalar hem kitap olarak basılmakta, hem de yazılı ve görsel basınla paylaşılmaktadır. Özellikle kitap piyasasında hem Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hem de başkanlık bünyesinde bulunmayan yerli ve yabancı kişilerin fetvalarını kapsayan cilt cilt kitaplar bulmak mümkündür. Bu fetvalar vasıtasıyla devlet, vatandaşın hayatını fetvalarla belirlemek gibi bir garabetin içine düşmekte olup bunun laiklik ilkesine ne kadar uygun olduğu sorusunu da zihinlere nakşetmektedir.