Yitik

Avukat Aycan Topay

23 Nisan 2007

Kocaman kömür karası gözleri vardı, insanın içini delip geçen gözler…
Çok acılardan geçmiş, şaşıracak hiçbir şeyi kalmamış, yaşlı bir insanın gözleriydi bunlar sanki. Oysa henüz oniki yaşındaydı…
Yüzüme yarı şüphe yarı merakla bakıyordu. Zaman geçtikçe yanıma sokulmuştu ama, her an arkasını dönüp kaçıp gidecekmiş gibi tetikteydi.

Kabataş motor iskelesi önündeki küçük parkta sotalanıp, iş çıkışı Üsküdar’a geçmek için motora yetişme telaşıyla koşuşturanları gözlüyor, içlerinden gözüne kestirdiği birine yanaşarak, bir yandan laf  kalabalığı yaparken bir yandan da kağıt mendil satmaya uğraşır görünüyordu. Oysa asıl yaptığı, telaş ve kargaşa yaratıp kurbanının cüzdan ya da cep telefonunu çarpmaktı.

Bu akşam da hedefini seçmiş, cep telefonunu çalıp işini bitirerek, set üstüne doğru kaçmıştı.
Bir saat kadar sonra Feyyaz ağabeyiyle buluşacaktı, vaktinde gidip emanetleri teslim etmezse çok kızardı Feyyaz ağabeyi, kemiklerini kırardı, gece de eve almazdı belki. Bir yandan bağımlısı olduğu tineri elindeki kirli paçavradan kokluyor, bir yandan da etrafı kolaçan ederek ilerliyordu. Çektiği tinerin etkisiyle zihni bulanmaya başlayınca, hızlı ve dikkatli olamamış, Cihangir’e doğru çıkarken ara sokaklardan birinde yakalanmıştı işte.

Yaşı küçük olduğu için, polis tarafından Baro’dan savunman istenmiş, nöbet sıram olduğu için Tarlabaşı Karakolu’na ben gelmiştim hemen. Rutin işlemlerden sonra nöbetçi savcıya çıkartılarak ifadesi alınmıştı. Her zaman olduğu gibi bıkkın söylenmeler ve göstermelik azarlamalardan sonra serbest bırakılmış, O’nu bu hale getiren sokağa geri salıverilmişti.

Karakoldayken fark etmiştim; hemen yanımda ayakta durduğu için rahatça duyabiliyordum. Midesinden açlık sesleri geliyordu. Kimbilir kaç saattir bir şey yememişti… İşimiz bitip karakolun merdivenlerinden inerken birden sendeledi, uzanıp yakaladım o küçük bedeni, hemen toparlanıp hızla çekti kendini ama “Ben çok acıktım, gel bir şeyler atıştıralım” deyince hiç itiraz etmedi. “Olur” da demedi, sessizce takıldı peşime.

Sıraselviler’in girişine kadar yürüdük birlikte… Ben tam büfelerden birine yönelmiştim ki, hafifçe koluma dokunup durdurdu beni; “içeri girmesek” dedi. “Tamam” dedim, “ben bir şeyler alayım, şuradaki banka oturur, yeriz”.

Birer sandviç ve ayran alıp çıktım büfeden. Anıtın önündeki banklardan birine oturup yemeye başladık. O bir solukta bitirdi elindekileri, sonra ayağının ucuyla yerdeki izmaritle oynamaya başladı.
Birden, lafı dolaştırmadan sordum ona, “neden hırsızlık yapıyorsun?” diye… “Mecburum, yoksa beni buralarda barındırmazlar, hatta yaşatmazlar bile” dedi. “Kim yaşatmaz” deyince de “ailem” diye yanıtladı beni. “Nasıl yani, annenle baban mı” diye sordum. “Hayır” dedi;  “annem öldü benim, babamsa hapiste, benim ailem arkadaşlarım ve Feyyaz ağabey”… “E sığınma evine git o zaman” dediğimde “orada da tek başınaysan seni yine barındırmazlar” dedi öfkeyle.

“Peki neden tiner kokluyorsun” diye sordum bu kez. Yanıtı çok kısa ve çok yalındı; sesinde ve söyleyişinde hem isyan, hem çaresizlik vardı.
“Korkmamak ve utanmamak için..!”
Sokakta gecelerken, çalarken ve polisten kaçarken korkmamak için, yaptığı işten, yaşadığı hayattan utanmamak ve kendini unutmak için tiner çekiyordu.

Aniden fırladı ayağa ve “ben artık gideyim” dedi. Birkaç adım atmıştı ki geri döndü ve yanıma gelerek, kırık bir sesle şöyle dedi:
“En kötüsü ne biliyor musun? Trafik ışıklarında, vapurda ya da metroda gelip geçen insanların seni görmezden gelmesi, sanki sen hiç yokmuşsun da durduğun yerde bir boşluk varmış gibi boş boş arkanda bir yerlere bakması… O zaman anlıyorsun ki bir hiçsin, aslında bu dünyada hiç varolmamışsın, yoksun!”

O kocaman kara gözlerde birer damla yaş ve tanımlanamaz bir acı vardı. Sonra dönüp hızla uzaklaştı ve karanlığın içinde yitip gitti. Tıpkı yitip giden hayatı gibi…

Bense yüreğimdeki sancı ile katılıp kalmıştım.
Bu çocuk benim, bizim, hepimizin çocuğuydu.
Çocuklarımızı tüketiyorduk ve hala yanlışta ısrar edip çözümü değil, suçluyu arıyorduk.
Ve sonra anladım ki;
Aslında O bendim, bizdik ve kendi kendimizi yok ediyorduk

 

Yorumlar

İstanbul Barosu Yönetim

İstanbul Barosu Yönetim Kurulu'nun 18 Aralık 2008 tarih ve 7/248 sayılı kararı ile Kadın Hakları ve Çocuk pressure washers Hakları Merkezlerinde nöbet ve dosya atama listelerinin Adli Yardım Bürosu çatısı altında birleştirmesi, kadınların ve çocukların adalete erişimi önünde engel oluşturacak wine racks niteliktedir.
Avukatlık Kanunu'na göre, avukatlık bir kamu mesleğidir ve barolar hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak amacıyla çalışmalarını demokratik ilkelere göre dining room furniture sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Baroların verdikleri hizmetin kamusal bir hizmet olduğu, hizmet kalitesi ve hizmetin veriliş yöntemine ilişkin sadece üyesi avukatlara değil tüm topluma karşı da sorumlu olduğu unutulmamalıdır.